Kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyet

• Kar yolları kapatmıştı. Muharrem’in küçücük bedenindeki ateş birtürlü düşmüyordu. Telefonla sağlık yardımı istendi, lakin yardım ulaşmadı. Küçük Muharrem imkansızlıktan yaşamını yitirdi. Muharremin babası 16 kilometre boyunca sırtında Ağrı Dağı’nı taşıyorcasına bir çuvalın içinde küçük Muharrem’in cansız bedenini taşıdı. Kimsesizlere kimse olarak kurulan cumhuriyet, Muharrem’e yol olamamıştır.

Emine Akçay 26 yaşında daha ömrünün baharındaydı. Eşi bir yıla yakın işsizdi. Son sekiz ay ev kiralarını ödeyememişlerdi. Çocuklarının üşüdüğünü gören anne Emine, cebinde olan son 6 Lirayla odun almaya gitti. O kadar az parası vardı ki, oduncu “Bacım bu parayla odun mu olur? “dedi. Ancak anne Emine ısrar etti. Bir çuval odunu alıp eve geldi. Odunlar ıslak olduğu için yanmadılar. Lastik parçalarıyla tutuşturmaya çalıştı, olmadı. Anne Emine, çocuklarının ısınması için çalıştırdığı sac kurutma makinesini küçük oğlu İsa’nın eline tutuşturdu ve yan odaya gitti.
Kimsesizlerin kimsesi olacak denilen cumhuriyet, anne Emine Akçay’ın çocuklarına sıcak bir yuva olamamıştı. Anne Emine daha fazla dayanamadı, tavandaki salıncak demirine ip bağlayarak kendini astı.

Dilek Özçelik Trakya Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nde okuyordu. Hastalığı sebebiyle okula ara vermişti. Dilek, lenf kanseri hastasıydı. İlaçların temini noktasında zorluklar yaşıyordu. YOLSUZLUK, YASAKLAR ve YOKSULLUKLA mücadele edeceğiz diye iktidara gelen hükümetin koca bakanı, Dilek Özçelik’in ikamet ettiği şehre gelmişti. Genç kız yaşadığı sorunları anlatmak için yorgun ve bitkin bedeniyle saatlerce bakan beye ulaşmanın fırsatını kolladı. Ve ilk fırsatta bakan beye yaklaştı, yaşadığı sağlık sorunlarını anlattı, ilaçların temini için kendisine yardımcı olmasını talep etti. Devletin koca bakanı elini cebine uzattı, çıkardığı para tomarından 200 yada 300 Lira ayırıp genç kızın cebine koydu, sonra sırtına vurarak ‘sakın düşürme’ nasiyatıyla oradan uzaklaştı. Günlük sevabını yapmanın derin şuhu ile bakan, Selimiye Cami‘inde namazını eda etti. Yaşananlar genç kızı derinden etkilemişti. Yaşadığı hastalık bile vücudunda bakanın bıraktığı derin yara kadar yara açmamıştı. Üzgündü ve bir o kadar da öfkeliydi. Namaz sonrası, yoksullukla mücadele edeceğiz diyen hükümetin bakanına yaklaştı. Cebine sıkıştırılmış parayı çıkarıp bakanın eline uzattı ve ‘”BEN DİLENCİ DEĞİLİM! İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.” dedi ve uzaklaştı. Kimsesizlerin kimsesi olacaktı denilen cumhuriyet, Dilek Özçelik’e ilaç olamamıştı. Öğretmen olma hayali kuran Dilek Özçelik’in yorgun bedeni daha fazla dayanamadı ve 27 yaşındayken öldü.

İsmail Devrim, lise bir ve lise son sınıfta okuyan iki çocuk babasıydı. Kocaeli’nde bulunan OSB’deki torna firmasında çalışmaktaydı. Evin kredisi ve iki çocuğun okul masrafları sebebiyle kıt kanat geçinmekteydiler. Geçirdiği trafik kazası sonrası işsiz kalması zor olan ekonomik durumlarını daha da içinden çıkılmaz bir hale sokmuştu. Nuh Çimento Meslek Lisesi birinci sınıfa giden küçük oğlu, okulun talep ettiği pantolonla okula gidemediğinden derse alınmamıştı. Genç çocuk, yaşadığı problemi annesine ve babasına anlatırken bir gün sonra durumun nasıl bir hal alacağından habersizdi. Yaşanan durum baba İsmail Devrim’i çok etkilemiş ve eşine, “Ben size ve çocuklarıma bakamıyorsam, çocuğuma bir pantolon alamıyorsam niye yaşıyorum ki?” dedi. Ardından oğluna dönüp “Üzülme, baban halleder” dedi, oğlunu da yanına alıp Gebze’ye gitti. Oğluna okulun istediği pantolonu aldı. Saat akşam 21.00 gibi baba ve oğul eve geldiler. Eşine ve çocuklarına “Artık hemen yatın. Işıkları kapatın, televizyonu kapatın, ben çok yorgunum.” dedi. İsmail Devrim gerçekten de yorgundu ancak yorgunluğu bedensel değildi. Yaşadığı durum kendisinin, eşine ve çocuklarına karşın yetersiz hissetmesine sebebiyet verdi. İsmail Devrim, evinin banyosunda kendisini asarak hayatına son verdi.

• 13 Aralık 1935 günü İstanbul’da doğdu. 1944 – 1946 yıllarında Kandilli İlkokulu ve 1946 – 1953 yıllarında Kandilli Lisesi’nde okudu. 1963’de İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1964 – 1968 yılları arasında SSK Nişantaşı Hastanesi’nden Deri ve Zührevi Hastalıkları Uzmanlığını aldı. Meslek hayatı başarılarla doluydu. 1968 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermotoloji Anabilim Dalı’nda başasistanlığa başladı. 1972’de doçent, 1977’de profesör oldu. 1976 yılında lebra (cüzzam) çalışmalarına başladı. Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı’nı kurdu. 1986 yılında kendisine Hindistan’da “Uluslararası Gandi Ödülü” verildi. 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün lebra konusunda danışmanlık yaptı.
Ömrünü kız çocukların eğitimine adadı. 36 bin kız çocuğun hayatına dokundu. 28 kız yurdu, 56 okul yaptırdı. Atatürk, Cumhuriyetini yaşatmak için kurulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin başkanıydı. Kardelen projesiyle, Baba Beni Okula Gönder kampanyalarıyla toplumsal bilincin artırılmasında hep öncü oldu. Bir gün polis tarafından evi basıldı. Yedi saat boyunca evi didik didik arandı. Hastaydı. Kemoterapi görüyordu. Cumhuriyetin ilk yapı taşının döşendiği yine bir 19 Mayıs günü hayata gözlerini yumarken, 29 bin üniversite öğrencisine burs veriyordu. Cenaze töreni bir miting havasında düzenlendi. Kızların eğitimine bir ömür veren “kadın”ın cenazesine “kadın milli eğitim bakanı” katılmadı. Cumhuriyetin İstanbul Valisi katılmadı. Bir çiçek yollamayı, bir başsağlığı bile yayınlamayı kendilerine zul gördüler. İktidarın besleme medyası “lezbiyen, terörist, fahişe, dinsiz, Ergenekoncu, misyoner, Amerikan ajanı, komünist” diye yazdı. O Türkan Saylan’dı.

• Teyzesinin oğlu olan ve aynı zamanda da halasının kızıyla evil olan
Servet Taş tarafınca tecavüze uğradı. Hamile kalmıştı. Karnındaki şişliği
gizlemeye çalışsa da ailesi durumu kısa sürede fark etti. Aile meclisi
tarafınca sorgulanan Güldünya, çocuğunun babasının Servet Taş
olduğunu söyledi. Ancak Servet Taş tecavüzü reddetti. Daha sonra
Servet Taş’ın da durumu kabullenmesi ile konu aşiret büyüklerine
anlatıldı. Aşiret kararı Servet Taş‘ın Güldünya’yı kuma olarak alıp köyü
terk etmesi yönündeydi. Güldünya bunu kabul etmeyince Servet Taş da
köyden kaçarak izini kaybettirdi. Güldünya ise İstanbul Fatih’te yaşayan amcası Mehmet Tören’in yanına gönderildi. Bir süre İstanbul’da yaşayan Güldünya, Bitlis’ten gelen abisi İrfan Tören tarafınca öldürülmek istendi. Güldünya bunu anlayınca pencereden atlayarak kaçtı. Polise sığınan genç kız, Bitlis’te uzun süre imamlık yapan ve köyde tanıdığı arkadaşının babası Alaattin Ceylan’ın yanına yerleşti. 1 Aralık 2003 tarihinde ‘Umut’ adını verdiği bir bebek dünyaya getirdi. Bebeğinin öldürülmesinden korkan Güldünya, çok sevdiği yavrusunu evlatlık olarak vermek zorunda kaldı. Geçen zamana rağmen aşiret Güldünya hakkında verdiği ölüm kararını değiştirmemişti. 2004 yılında kardeşi Ferit Tören tarafından sokak ortasında vuruldu. Yaralanan Güldünya hastaneye kaldırıldı. İlk tedavisinin ardından sevk edildiği Bakırköy Devlet Hastanesi’nde ameliyata alındı. İfadesinde kardeşlerinden şikayetçi olmadığını söyleyen Güldünya, başına geleceklerden habersizdi. Aynı gece kardeşi Ferit Tören, yarım bıraktığı işi bitirmek için hastaneye geldi. Hastaneye REFAKATÇİ olduğunu söyleyerek giren Ferit Tören, 22 yaşındaki Güldünya’nın başına iki el ateş ederek onu katletti. Bütün bunlar yaşanırken, kimsesizlerin kimsesi olacak olan cumhuriyet, Güldünya’ya REFAKATÇİ bile olamamıştı.

Bundan 97 yıl önceydi. Muharremler ölmesin, İsa bebekler üşümesin, Dilek’ler, dilenci sanılmasın, kimsesizler kimsesiz kalmasın diye cumhuriyet ilan edildi.

Fakat artık ne 1923’te kurulan cumhuriyet’ten ne de onun ideallerinden
bahsetmek mümkün değil. Yıpratılmaya yönelik saldırılar 1950 yılında sonra sistemli ve sürekli bir hale dönüştü. Köy Enstitülerinin ve bir çok cumhuriyet kurumunun kapatılmasıyla tarikatlar yeniden aktif hale getirildi. 12 Eylül ve devamında ANAP iktidarının yürüttüğü Türk-İslam politikaları gün geçtikçe cumhuriyetin kazanımlarını da ortadan kaldırdı.

Cumhuriyet karşıtlarının cumhuriyetle nihai hesaplaşması 2002 yılında
iktidara gelen AKP ile tavan yaptı. Yürürlüğe koyduğu gerici ve neoliberal politikalar geçmişten bu güne eksik olan ‘halkçı’ özelliğinin de tamamen yok etti.

Bütün bunlar yaşanırken bizler buradaydık. Bütün bunlar yaşanırken bizler sustuk. Bütün bunlar yaşanırken, bizler Facebook’ta bayramları kutladık. Kimsesizlerin kimsesi cumhuriyetine sahip çıkamamış bizler bugün cumhuriyetin 97’nci yıldönümünü kutluyoruz.
Hangi yüzle?

Sosyal Medyada Paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir